Hızlı erişimTüm Makaleler77 yazı
Yazılara dön
Kuran TefekkürleriTürkçe

Samiriyeli miyiz? Çevremizi Kendi Görüşümüze Göre mi Yönlendiriyoruz?

Samiriyeli kıssası üzerinden kişisel görüşün dini otoriteye dönüşmesi, çevreyi yönlendirme, teyit, ego, rehberlik, adalet ve insan sözünü TANRI'nın rehberliğinin önüne koyma tehlikesi üzerine bir Kuran tefekkürü.

Yayın tarihi: 21 dk okuma
Samiriyeli miyiz başlıklı, kişisel görüş, dini yönlendirme, ego, rehberlik ve hakikati sorgulama temalarını simgeleyen kapak görseli

Samiriyeli miyiz? Çevremizi Kendi Görüşümüze Göre mi Yönlendiriyoruz?

Yazar: Berk KÖKSAL
Tarih: 22 Eylül 2026
Yer: Mersin

Makalenin temel amacı, ayetleri diğer ilgili ayetlerle birlikte düşünmek; TANRI’nın birliğine şahitliğin bilgi, adalet, doğruluk ve teslimiyet bakımından insan hayatında ne anlama geldiğini samimi ve derin bir dille ortaya koymaktır.

Bu yazının sorusu yalnızca Samiriyeli’nin ne yaptığı değildir. Daha zor soru şudur: Ben kendi görüşümü, sezgimi, yorumumu veya dini kanaatimi TANRI’nın rehberliğinin önüne geçiriyor muyum; daha da önemlisi, çevremdeki insanları da buna göre mi yönlendiriyorum?

1. “Ben Onların Göremediklerini Gördüm”: Kişisel Görüş Ne Zaman Dini Otoriteye Dönüşür?

Ayet

20:96

Arapça: قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا۟ بِهِۦ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَٰلِكَ سَوَّلَتْ لِى نَفْسِى

English: He said, “I saw what they could not see. I grabbed a fistful (of dust) from the place where the messenger stood, and used it (to mix into the golden calf). This is what my mind inspired me to do.”*

Türkçe: Dedi ki: “Ben onların göremediklerini gördüm. Elçinin durduğu yerden bir avuç (toz) aldım ve onu (altın buzağının içine karıştırmak için) kullandım. Zihnimin yapmam için ilham ettiği şey bu.”*

Kaynak: kuranteyit.com

Ayetin Tefekkürü

Samiriyeli’nin savunmasında beni en çok durduran cümle, “Ben onların göremediklerini gördüm” sözüdür. Çünkü bu ifade ilk bakışta özel bir fark ediş, başkalarının kaçırdığı bir ayrıntıyı yakalama, hatta üstün bir kavrayış iddiası gibi duyulur. Fakat ayetin sonunda çok önemli bir sınır belirir: “Zihnimin yapmam için ilham ettiği şey bu.” Yani Samiriyeli yaptığı şeyi TANRI’nın açık buyruğuna değil, kendi zihninin yönlendirmesine bağlamaktadır (20:96).

Burada kendime sormam gereken rahatsız edici soru şudur: Ben de bazen “Başkalarının görmediğini ben görüyorum” diyerek kendi kanaatime kutsallık mı yüklüyorum? Bir şeyi güçlü biçimde hissetmem, onu TANRI’dan gelen rehberlik yapmaz. Bir bağlantıyı ilk benim kurmuş olmam, onu herkes için bağlayıcı hale getirmez. Bir düşüncenin bana parlak görünmesi, onun hakikat olduğuna tek başına şahitlik etmez.

Samiriyeli’nin sorunu yalnız yanlış düşünmesi değildir. Kendi iç yorumunu toplumsal bir yönlendirmeye dönüştürmesidir. Bu nedenle 20:96 benim için yalnız geçmişteki bir kişinin hikayesi değildir; kendi zihnime karşı bir denetim ayetidir. “Ben görüyorum” cümlesinden sonra mutlaka ikinci bir soru gelmelidir: “Peki TANRI ne diyor?”

2. Bir Kişinin Görüşü Bir Topluluğu Nasıl Saptırabilir?

Ayet

20:85 — O dedi ki: “Halkını sen ayrıldıktan sonra teste tabi tuttuk, fakat Samiriyeli onları saptırdı.”

Ayetin Tefekkürü

Musa’ya verilen haber çok kısa ama ağırdır: Samiriyeli onları saptırmıştır (20:85). Bu ifade, bireysel bir kanaatin toplumsal sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. İnsan yalnız kendi yanılgısının bedelini yaşamayabilir; sahip olduğu etkiyi başkalarının yönünü değiştirmek için kullandığında sorumluluğun alanı genişler.

Bu yüzden “Ben sadece fikrimi söylüyorum” cümlesi her zaman masum değildir. Elbette düşünce paylaşmak başka, düşünceyi dini otoriteye dönüştürmek başkadır. Fakat çevrem beni güvenilir, bilgili, dindar ya da etkileyici biri olarak görüyorsa sözlerim yalnız bir görüş olarak kalmayabilir. İnsanlar benim emin konuşma biçimimi delil zannedebilirler. İşte burada sözün ahlakı başlar.

20:85 bana şunu düşündürüyor: Bir insanın rehberlik iddiası ne kadar büyükse, kendi görüşünden şüphe edebilme sorumluluğu da o kadar büyüktür. Çünkü yanlış bir kanaat yalnız beni değil, beni dinleyenleri de etkileyebilir. Bu nedenle dini konuda konuşmak, “Ben böyle düşünüyorum” demekten daha ağır bir iştir; konuştuğum şeyin gerçekten TANRI’nın rehberliğine dayanıp dayanmadığını sürekli sınamam gerekir.

3. “Bu, Samiriyeli’nin Önerisiydi”: Öneri ile Yönlendirme Arasındaki İnce Sınır

Ayet

20:87 — Dediler ki: “Biz seninle yaptığımız anlaşmayı kasten bozmadık. Ancak mücevherlerle yüklüydük ve yüklerimizi içine atmaya karar verdik. Bu, Samiriyeli’nin önerisiydi.”

Ayetin Tefekkürü

Halkın sözünde dikkat çekici bir ayrıntı vardır: yaptıkları şeyi anlatırken “Bu, Samiriyeli’nin önerisiydi” derler (20:87). Öneri kelimesi burada beni düşündürüyor. Çünkü insan çevresini her zaman emir vererek yönlendirmez. Bazen bir fikir ortaya atar, bir ihtimali cazip gösterir, bir yorumun etrafında heyecan üretir ve gerisini topluluğun kendisi getirir.

Bugün de yönlendirme çoğu zaman böyle işler. “Bunu yapmak zorundasınız” denmez; “Bence asıl doğrusu bu”, “Ben burada farklı bir şey görüyorum”, “Herkes kaçırıyor ama mesele aslında şu” denir. Söyleyen kişinin itibarı yükseldikçe bu cümlelerin ağırlığı artar.

Bu ayet beni yalnız etkileyen kişiye değil, etkilenen topluluğa da bakmaya zorluyor. Çünkü halk Samiriyeli’nin önerisini uygulamıştır. Demek ki takipçi olmak sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Dini düşüncede sağlıklı bir çevre, bir kişinin önerisini TANRI’nın hükmü gibi kabul eden çevre değildir. Söyleneni sınayan, vahye götüren, gerektiğinde “Bunun dayanağı nedir?” diye sorabilen çevredir.

4. Etkileyici Görünmek Haklı Olmak Değildir

Ayet

20:88 — O, onlar için buzağı sesi çıkaran heykelden bir buzağı üretti.* Dediler ki: “Bu sizin de tanrınızdır, Musa’nın da tanrısıdır.” Böylece, o unuttu.

20:89 — Göremediler mi ki o, ne onlara yanıt veriyordu, ne de onlara zarar verme ya da onlara fayda sağlama için herhangi bir güce sahipti?

Ayetin Tefekkürü

Buzağı yalnız yapılmış bir heykel değildir; ses çıkaran, dikkat çeken, insan üzerinde etki oluşturan bir nesnedir (20:88). Fakat hemen sonraki ayet son derece sade bir ölçü verir: O ne cevap verebiliyor ne zarar verebiliyor ne de fayda sağlayabiliyordu (20:89).

Burada görünüş ile hakikat arasındaki fark ortaya çıkıyor. Bir düşünce dikkat çekici olabilir. Bir konuşmacı etkileyici olabilir. Bir yöntem insanlarda güçlü duygular oluşturabilir. Bir dini iddia olağanüstü, gizemli veya çok derin görünebilir. Fakat bunların hiçbiri kendi başına hakikatin ölçüsü değildir.

Benim için 20:89’un sorusu bugün de canlıdır: “Göremiyor musun?” Yani hayranlığın içinden bir an çık ve iddianın gerçekte ne yaptığını incele. Seni TANRI’ya mı yöneltiyor, yoksa kendisine mi bağlıyor? Sana cevap verebiliyor mu, yoksa sen ona anlam mı yüklüyorsun? Rehberlik ediyor mu, yoksa yalnız etkiliyor mu?

Samiriyeli tavır bazen hakikatin yerine etkiyi koymak olabilir. Kuran’ın çağrısı ise etkilenmekten önce görmeyi, düşünmeyi ve ölçmeyi gerektiriyor.

5. Uyarı Geldiğinde Neden Israr Ederiz?

Ayet

20:90 — Ve Harun onlara şöyle söylemişti: “Ey halkım, bu sizin için bir testtir. Sizin tek Rabbiniz En Lütufkârdır, öyleyse bana uyun ve emirlerime itaat edin.”

20:91 — Onlar, “Musa geri dönene kadar biz ona tapmaya devam edeceğiz” dediler.

Ayetin Tefekkürü

Harun halkı uyarmıştı: Bunun bir test olduğunu söylemiş, tek Rabbin En Lütufkâr olduğunu hatırlatmış ve kendisine uymalarını istemişti (20:90). Buna rağmen halk, Musa dönene kadar buzağıya tapmayı sürdüreceğini söyledi (20:91).

Burada mesele artık bilgisizlik değildir. Uyarı gelmiştir. Alternatif gösterilmiştir. Tevhid hatırlatılmıştır. Fakat insan bazen yanlış bir şeye yatırım yaptıktan sonra onu bırakmakta zorlanır. Çünkü geri dönmek yalnız düşünce değiştirmek değildir; “Ben yanılmışım” diyebilmeyi gerektirir.

Kendi çevremi yönlendirirken de aynı tehlike vardır. Bir görüşü uzun süre savunduysam, etrafımda insanlar o görüşe göre hareket etmeye başladıysa, yanlışımı kabul etmek daha da zorlaşabilir. Çünkü bu kez yalnız fikrimi değil, itibarımı da bırakmam gerekir. Ego tam burada devreye girebilir.

20:90-91 bana şunu öğretiyor: Hakikat karşısında gecikmeden dönebilmek, dini olgunluğun işaretlerinden biri olabilir. “Bunu ben söyledim” diye bir düşünceye sadakat göstermek yerine, “Bu TANRI’nın rehberliğine uygun mu?” diye yeniden bakabilmek gerekir.

6. Kendi Görüşünü TANRI’nın Rehberliğinin Önüne Koymak

Ayet

28:50 — Eğer sana yanıt veremezlerse, o zaman bil ki onlar sadece kendi görüşlerini takip ediyorlar. TANRI’dan bir rehberlik olmadan kendi görüşlerini takip edenden daha fazla kim sapmıştır? TANRI böylesi kötü insanlara rehberlik etmez.

Ayetin Tefekkürü

28:50 bu makalenin ana ölçülerinden biridir. Ayet, TANRI’dan rehberlik olmadan kendi görüşünü takip eden insanı son derece ciddi biçimde uyarıyor. Sorun görüş sahibi olmak değildir; görüşü rehberliğin yerine koymaktır.

İnsan düşünmek zorundadır. Kuran zaten aklı, görmeyi, işitmeyi ve değerlendirmeyi tekrar tekrar sorumluluk alanına sokar. Fakat düşünmenin amacı kendi fikrimi kutsallaştırmak değil, hakikati aramaktır. Aradaki fark çok büyüktür. Birinde ben merkezdeyim ve vahyi kendi görüşümü doğrulamak için kullanıyorum. Diğerinde TANRI’nın rehberliği merkezde ve gerektiğinde kendi görüşümü terk ediyorum.

Bu ayet karşısında kendime şu soruyu sormak zorundayım: Bir ayeti okuduğumda gerçekten onun beni değiştirmesine izin veriyor muyum, yoksa onu zaten inanmak istediğim şeyi desteklemek için mi kullanıyorum? Çevreme bir şey anlatırken “Kuran bunu söylüyor” demeden önce, ayetin gerçekten söylediği ile benim çıkardığım yorum arasındaki sınırı açık tutuyor muyum?

Samiriyeli olma ihtimali belki de tam burada başlıyor: Kendi kanaatimi TANRI’nın rehberliğiyle aynı seviyeye çıkardığım anda.

7. Ego Düşünceyi Putlaştırabilir mi?

Ayet

45:23 — Kendi egosu tanrısı olan kişiye dikkat ettin mi? Bunun sonucunda, TANRI onu bilgisine rağmen saptırır, onun işitmesini ve zihnini mühürler ve gözlerinin üzerine bir perde yerleştirir. O zaman, TANRI’nın böyle bir kararından sonra ona kim rehberlik edebilir? Dikkate almayacak mısınız?

Ayetin Tefekkürü

45:23 insanın egosunu TANRI edinmesinden söz eder. Bu, yalnız açık bir kibir hali değildir. Ego bazen insanın kendi yorumuna duyduğu aşırı güven şeklinde de ortaya çıkabilir. “Ben biliyorum”, “Ben anladım”, “Benim gördüğümü başkaları göremiyor” düşüncesi, eğer denetlenmezse insanı bilgisine rağmen saptırabilecek bir merkeze dönüşebilir (45:23).

Bu ayeti Samiriyeli’nin 20:96’daki sözüyle yan yana koyunca ağır bir soru çıkıyor: Kendi zihnimin ürettiği şeyi ne zaman TANRI’nın önüne geçiriyorum? İnsan çok bilgili olabilir, çok ayet biliyor olabilir, güçlü analizler yapabilir. Fakat 45:23, bilginin tek başına koruma olmadığını gösteriyor.

Ego öldürülmediğinde bilgi onun hizmetine girebilir. İnsan hakikati aramak yerine haklı çıkmaya başlar. Ayetleri dinlemek yerine ayetleri kendi düşüncesinin askerleri gibi dizmeye başlar. Çevresindekileri de buna göre şekillendirir.

Bu nedenle dini düşüncede asıl güvenlik yalnız çok bilmek değil, kendi görüşünün yanlış olabileceğini kabul edecek kadar TANRI’ya teslim olabilmektir.

8. Bilgi, Rehberlik ve Aydınlatıcı Kutsal Yazı

Ayet

31:20 — TANRI’nın göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyi sizin hizmetinize verdiğini ve O’nun nimetlerini—açık ve gizli—üzerinize yağdırdığını görmüyor musunuz? Ne var ki, bazı insanlar TANRI hakkında bilgi olmadan, rehberlik olmadan ve aydınlatıcı bir kutsal yazı olmadan tartışırlar.

Ayetin Tefekkürü

31:20 üç ayrı eksikliği yan yana koyuyor: bilgi olmadan, rehberlik olmadan ve aydınlatıcı kutsal yazı olmadan TANRI hakkında tartışmak. Bu üçlü ölçü benim için dini kanaat oluştururken çok değerli.

Bir düşünce bana mantıklı gelebilir ama bilgiye dayanmıyor olabilir. Bilgi sahibi olabilirim ama yönüm TANRI’nın rehberliğine değil kendi arzuma dönük olabilir. Bir iddiam olabilir ama kutsal yazının açık sınırlarını aşmış olabilirim.

Samiriyeli tavrın tehlikesi, kişisel deneyimi ya da özel görüşü yeterli delil zannetmektir. 31:20 ise insanı daha ağır bir disipline çağırıyor. “Ben böyle hissediyorum” yetmez. “Bana göre” yetmez. “Herkes böyle düşünüyor” da yetmez.

Çevremi dini konuda etkiliyorsam, kendime sormam gereken üç soru var: Bunu biliyor muyum? Bu beni gerçekten TANRI’nın rehberliğine götürüyor mu? Söylediğim şey kutsal yazının açık desteğine sahip mi? Bu sorulara cevap veremiyorsam susmak, bazen konuşmaktan daha dürüst olabilir.

9. Teyit Edilmemiş Bilgiyle İnsan Yönlendirilmez

Ayet

17:36 — Kendin için teyit etmediğin sürece, hiçbir bilgiyi kabul etme. Ben sana işitmeyi, görmeyi ve beyni verdim ve sen onları kullanmaktan sorumlusun.

Ayetin Tefekkürü

17:36 çok kişisel bir sorumluluk yüklüyor: Teyit etmediğin bilgiyi kabul etme. İşitme, görme ve beyin kullanımdan sorumludur. Bu ayet, dini çevredeki güven ilişkisini de yeniden düşünmeme neden oluyor.

Birini seviyor olmam, onun söylediğini doğrulamadan kabul etmem için yeterli değil. Bir konuşmacının samimi görünmesi, onun iddiasını teyitsiz şekilde yaymamı meşrulaştırmıyor. Benim de güçlü biçimde inanıyor olmam, yanlış bir bilgiyi doğruya dönüştürmüyor.

Daha da önemlisi, çevrem beni dinliyorsa teyit sorumluluğum artıyor. Çünkü teyitsiz bir düşünceyi paylaşmak yalnız kişisel bir hata olmayabilir; başka insanların kararlarını etkileyebilir.

Samiriyeli kıssasının çağdaş yankılarından biri burada olabilir: İnsanların “görmediği” bir şeyi gördüğünü söylemek kolaydır. Zor olan, gördüğünü sandığın şeyi doğrulamak ve doğrulayamadığın yerde bunu açıkça söylemektir. Dini dürüstlük bazen “Bilmiyorum” diyebilmektir.

10. Başkasını Yönlendirmeden Önce Araştırmak

Ayet

49:6 — Ey inananlar, eğer kötü bir kişi size herhangi bir haber getirirse öncelikle araştırın, yoksa cahillikten bazı insanlara adaletsizlik yaparsınız, sonra da yaptığınız şey için üzgün ve pişman olursunuz.

Ayetin Tefekkürü

49:6 haber geldiğinde araştırmayı emreder ve araştırılmayan bilginin insanlara adaletsizlik yapılmasına yol açabileceğini söyler. Burada bilgi ahlakı ile adalet doğrudan birleşiyor.

Yanlış bilgi yalnız zihinsel bir hata değildir; insanlar hakkında kararlar, suçlamalar, dışlamalar ve dini yargılar üretmeye başladığında ahlaki bir zarara dönüşür. Bu yüzden çevremi bir kişi, grup ya da dini mesele hakkında yönlendirmeden önce araştırmak zorundayım.

Bir toplulukta etkili olmak, insanın sözünü daha dikkatli hale getirmelidir. Çünkü benim bir cümlem başkasının bir insana bakışını değiştirebilir. Bir söylenti, “Ben duydum ki…” diye başlayan bir iddia, zamanla kesin bilgi gibi dolaşabilir.

Samiriyeli olmak yalnız yeni bir put yapmak değildir. Bazen doğrulanmamış bir anlatının etrafında insanları toplamaktır. 49:6 bana, dini samimiyetin araştırma disiplininden ayrılamayacağını hatırlatıyor.

11. Sağlıklı Takipçilik: Tüm Sözleri İncelemek

Ayet

39:18 — Onlar tüm sözleri inceleyen, ardından en güzeline uyanlardır. Bunlar TANRI’nın rehberlik ettiği kimselerdir; bunlar akıl sahibi olanlardır.

Ayetin Tefekkürü

39:18 rehberlik edilenleri, tüm sözleri inceleyip ardından en güzeline uyanlar olarak tanımlar. Bu, kör takipçiliğin tam tersidir. İnsan dinler, inceler, değerlendirir ve sonra seçim yapar.

Samiriyeli’nin çevresindeki insanlar böyle davranmış olsaydı ne olurdu? En azından öneri ile vahiy arasındaki farkı sormak zorunda kalırlardı. Harun’un uyarısını, buzağının güçsüzlüğünü ve Samiriyeli’nin iddiasını birlikte tartarlardı.

Bu ayet bana şu soruyu soruyor: Çevremde bana katılan insanları gerçekten düşünmeye mi teşvik ediyorum, yoksa bana güvenmelerini mi istiyorum? Sağlıklı bir dini öğretim, insanları öğretmene bağımlı kılmaz; onları sözü incelemeye ve TANRI’nın rehberliğine dönmeye çağırır.

Benim sözüm incelenmekten korkuyorsa, orada sorun vardır. Hakikat, soru sorulmasından korkmamalıdır. Bir görüşün gücü, onu söyleyen kişinin otoritesinden değil, hakikate uygunluğundan gelmelidir.

12. Çevrenin Görüşü de Hakikatin Ölçüsü Değildir

Ayet

5:104 — Onlara “TANRI’nın vahyettiğine ve elçiye gelin” denildiğinde, “Ebeveynlerimizi yaparken bulduğumuz şey bizim için yeterlidir” derler. Ya ebeveynleri hiçbir şey bilmiyorlarsa ve rehberlik edilmemişlerse?

Ayetin Tefekkürü

Samiriyeli kıssasında bir kişi topluluğu etkiliyor. 5:104 ise bunun ters yönünü gösteriyor: Topluluk da bireyi etkileyebilir. İnsanlar “Ebeveynlerimizi yaparken bulduğumuz şey bizim için yeterlidir” derler. Ayet hemen şu soruyu sorar: Ya onlar bilmiyor ve rehberlik edilmemişlerse?

Demek ki ne liderin görüşü ne çoğunluğun alışkanlığı tek başına ölçüdür. İnsan hem önderlik ederken hem takip ederken sınanıyor. Bazen “Ben herkesten farklı düşünüyorum” egosu insanı yanıltır; bazen de “Herkes böyle yapıyor” rahatlığı.

Bu iki uç arasında Kuran’ın talebi daha zor ama daha özgürleştiricidir: Rehberliği TANRI’dan aramak. Ne çevreyi küçümseyerek kendi zihnimi putlaştırmak, ne de çevrenin alışkanlıklarını sorgulanamaz hale getirmek.

Bu yüzden “Samiriyeli miyiz?” sorusunun yanına bir soru daha eklemek gerekir: “Yoksa Samiriyeli arayan bir topluluk muyuz?” Yani sorumluluğu bir kişiye devredip düşünme yükünden kurtulmak mı istiyoruz?

13. Yol Gösteremeyen Şeye Neden Bağlanıyoruz?

Ayet

7:148 — Onun yokluğunda, Musa’nın halkı mücevheratından buzağı sesi çıkaran bir buzağı heykeli yaptı.* Görmediler mi ki o onlarla konuşamıyordu ya da onlara hiçbir yolda rehberlik edemiyordu? Ona taptılar ve böylece kötü kimseler oldular.

7:149 — Nihayet, yaptıklarına pişman olup sapmış olduklarını fark ettiklerinde, “Rabbimiz merhameti ile bizi kurtarmadığı ve bağışlamadığı sürece biz kaybedenler olacağız” dediler.

Ayetin Tefekkürü

7:148 buzağı hakkında çok yalın bir ölçü verir: Konuşamıyor ve hiçbir yolda rehberlik edemiyordu. Buna rağmen insanlar ona bağlandı. Sonraki ayette ise sapmış olduklarını fark edip pişman oluyorlar (7:149).

Burada “rehberlik edebilme” kriteri çok önemlidir. İnsan bir düşünceye, kişiye veya geleneğe bağlanırken onun gerçekten TANRI’ya götürüp götürmediğini sorgulamalıdır. Bazen bir şey duygusal güven verir ama rehberlik etmez. Bazen kimlik verir ama hakikate götürmez. Bazen güçlü bir aidiyet üretir ama adaleti, tevazuyu ve teslimiyeti büyütmez.

Ayet aynı zamanda dönüş kapısını da açık bırakıyor. Sapmayı fark etmek son değildir. Pişmanlık, merhamet istemek ve bağışlanmaya yönelmek vardır.

Bu benim için umut verici. Çünkü hepimiz yanlış görüşlere bağlanabiliriz. Asıl mesele hiç yanılmamak değil; yanlışın görünür hale geldiği anda onu savunmaya devam etmemek.

14. Dış Put ile İç Put: Buzağıdan Egoya

Ayet

2:51 — Ne var ki Musa’yı kırk gece için çağırdığımızda, onun yokluğunda buzağıya taptınız ve kötülerden oldunuz.*

2:54 — Hani Musa halkına, “Ey halkım, buzağıya tapmakla nefislerinize haksızlık ettiniz. Yaratıcınıza tövbe etmek zorundasınız. Egonuzu öldürün. Bu Yaratıcınızın nazarında sizin için daha iyidir” demişti. O sizi gerçekten de kurtardı. O Kurtarıcıdır, En Merhametlidir.

Ayetin Tefekkürü

2:51 dışarıdaki buzağıyı gösteriyor; 2:54 ise insanı kendi nefsine döndürüyor. Buzağıya tapmakla nefislerine haksızlık ettikleri söyleniyor ve ardından “Egonuzu öldürün” buyruğu geliyor.

Bu bağlantı çok çarpıcıdır. Çünkü dışarıdaki putun arkasında içerideki bir sorun olabilir. İnsan neden kendi elleriyle ürettiği bir şeye kutsallık verir? Neden kendi yorumunu savunmak uğruna açık uyarıyı görmezden gelir? Neden bir topluluk, etkileyici bir kişinin görüşünü TANRI’nın rehberliğinin önüne geçirir?

Ego yalnız kendini beğenmek değildir. Bazen kendi görüşünden vazgeçememektir. Bazen “Ben yanılmış olamam” demektir. Bazen çevrenin beni rehber olarak görmesinden hoşlanmaktır.

Bu nedenle Samiriyeli kıssası ile “egonu öldür” buyruğu birbirine yaklaşıyor: Dış putları kırmak yetmez; kendi zihnimde kurduğum üstünlük makamını da sorgulamam gerekir. TANRI’nın önünde kul olmak, hakikatin benim görüşümden daha büyük olduğunu kabul etmektir.

15. Kendi Aleyhine Şahitlik Edebilecek Kadar Adil Olmak

Ayet

4:135 — Ey inananlar, şahitlik ettiğiniz zaman kendinizin veya ebeveynlerinizin ya da akrabalarınızın aleyhine bile olsa mutlak suretle adil olun ve TANRI’yı gözetin. Sanık ister zengin olsun ister fakir olsun, TANRI her ikisini de gözetmektedir. Bu nedenle, şahsi arzularınızın etkisiyle yanlı davranmayın. Eğer saparsanız veya (bu buyruğu) göz ardı ederseniz, TANRI yaptığınız her şeyden tamamen Haberdardır.

Ayetin Tefekkürü

4:135 adaleti insanın kendisine kadar getirir. Şahitlik kendi aleyhine bile olsa adil olmak gerekir; kişisel arzuların yanlılığa yol açmasına izin verilmemelidir.

Bu ayet Samiriyeli tavrın panzehirlerinden biri olabilir. Çünkü kendi görüşünü çevresine anlatan insanın en zor görevi, kendi görüşüne karşı da şahitlik edebilmektir. Bir ayet düşüncemi çürütüyorsa bunu kabul edebiliyor muyum? Bir başkası benden daha sağlam bir delil getirdiğinde geri dönebiliyor muyum? Yanlış yönlendirdiğim bir insan varsa “Ben burada hata yaptım” diyebiliyor muyum?

Kendi aleyhine adalet, egonun çok sevmediği bir alandır. Çünkü itibar kaybetme korkusu doğurur. Fakat TANRI’yı gözetmek, insan gözündeki konumumu korumaktan daha üstün olmalıdır.

Belki dini güvenilirliğin en önemli işaretlerinden biri hiç hata yapmamak değil; hata ortaya çıktığında onu gizlememek ve düzeltmektir.

16. Liderler Saptırabilir; Takipçiler de Sorumluluktan Kaçamaz

Ayet

33:67 — Ayrıca diyecekler ki: “Rabbimiz, sahiplerimize ve liderlerimize itaat ettik, ama onlar bizi saptırdılar.

33:68 — “Rabbimiz, onlara azabın iki katını ver ve onları çok büyük bir lanetle lanetle.”

Ayetin Tefekkürü

33:67-68’de insanlar sahiplerine ve liderlerine itaat ettiklerini, fakat onların kendilerini saptırdığını söylüyorlar. Bu sahne liderlik sorumluluğunu ağırlaştırırken takipçiyi de bütünüyle masum ilan etmiyor.

Bu bana Samiriyeli kıssasının iki yönlü ahlakını düşündürüyor. Samiriyeli etkiledi; halk da takip etti. Dini otorite kuran kişi sorumlu, ama otoriteyi sorgulamadan teslim alan kişi de kendi seçimini yapıyor.

Bu nedenle sağlıklı bir topluluk “Bize ne yapacağımızı söyle” ilişkisi üzerine kurulamaz. İnsanları sürekli kendime bağlamak yerine, onları TANRI’nın vahyine bağlamaya çalışmalıyım. Beni dinleyenlerin de bana değil, delile sadakat göstermelerini istemeliyim.

Bir gün benim görüşüm ile açık bir ayet karşı karşıya gelirse, benden uzaklaşmaları gerekiyorsa uzaklaşabilmeliler. Çünkü amaç benim etrafımda bir çevre oluşturmak değil, hep birlikte TANRI’nın rehberliğini aramaktır.

17. Din Adına Yetki Üretme Tehlikesi

Ayet

42:21 — Onlar, TANRI tarafından asla yetkilendirilmemiş dinî yasaları onlar için hükme bağlayan putları takip ederler. Eğer önceden belirlenmiş karar olmasaydı, onlar derhâl yargılanmış olurlardı. Gerçekten de, haddi aşanlar acı veren bir azabı üzerlerine çekmişlerdir.*

9:31 — Onlar TANRI’nın yerine kendi dinî liderlerini ve âlimlerini efendiler* edinmişlerdir. Başkaları da, Mesih Meryem’in oğlunu tanrılaştırdı. Onların hepsine, tek bir tanrıya tapmaları emredildi. O’ndan başka tanrı yoktur. O yüceltilsin, herhangi bir ortağa sahip olmanın çok üstünde.

Ayetin Tefekkürü

42:21 TANRI tarafından yetkilendirilmemiş dini yasalar koyan otoritelerden söz eder. 9:31 ise dini liderlerin ve alimlerin TANRI’nın yerine efendiler edinilebilmesi tehlikesini gösterir.

Bu iki ayet, Samiriyeli meselesini yalnız geçmişteki bir put hikayesi olmaktan çıkarıyor. İnsanlar dini alanda başkalarının görüşlerine TANRI’nın vermediği bir yetki verebilirler. Bir kişinin yorumu zamanla hükme, hüküm alışkanlığa, alışkanlık da sorgulanamaz otoriteye dönüşebilir.

Burada çok dikkatli olmak gerekir. Bir alimden, araştırmacıdan veya düşünenden yararlanmak başka; onun görüşünü TANRI’nın sözü seviyesine çıkarmak başkadır. Aynı şekilde benim kendi yorumumun da sınırı olmalıdır. “Ben böyle anlıyorum” ile “TANRI kesin olarak bunu söylüyor” aynı cümle değildir.

Samiriyeli olmak bazen kendi yorumunu putlaştırmaktır; Samiriyeli’nin takipçisi olmak ise bir insanın yorumunu sorgulanamaz dini otoriteye dönüştürmektir.

18. İnsanları Kontrol Etmek Değil, Bilgelikle Davet Etmek

Ayet

28:56 — Sen sevdiğin kişilere yol gösteremezsin. O’nun iradesine uygun olarak ve kılavuzu hak edenlere dair bilgisine uygun olarak rehberlik eden yalnızca TANRI’dır.

16:125 — Rabbinin yoluna bilgelikle ve nazik bir aydınlatma ile davet et ve onlarla mümkün olan en güzel biçimde tartış. Kimin O’nun yolundan sapmış olduğunu en iyi Rabbin bilir ve de kimlerin hidayete ermiş olduğunu en iyi O bilir.

Ayetin Tefekkürü

28:56 insanın sevdiği kişiye bile kendi gücüyle rehberlik edemeyeceğini söylüyor. Rehberlik eden TANRI’dır. 16:125 ise buna rağmen insanın tamamen susmasını istemiyor; Rabbin yoluna bilgelikle, nazik aydınlatmayla ve en güzel tartışma biçimiyle davet etmeyi öğretiyor.

Bu iki ayet birlikte bana sağlıklı dini etkinin sınırını gösteriyor. Ben anlatabilirim ama kalpleri yönetemem. Delil sunabilirim ama insanların iradesini ele geçiremem. Hatırlatabilirim ama kendi görüşümü zorla onların dini haline getiremem.

Samiriyeli tavrın karşısında böyle bir kulluk duruyor: “Beni takip edin çünkü ben özel bir şey gördüm” demek yerine, “Gelin birlikte TANRI’nın yoluna bakalım” diyebilmek.

Bu aynı zamanda dilimi de değiştirir. Daha az hükmeden, daha çok açıklayan; daha az kişiye bağlayan, daha çok vahye yönelten; daha az korku üreten, daha çok düşünmeye çağıran bir dil.

Çevremi yönlendirmek istiyorsam önce şu sınırı kabul etmeliyim: Rehber ben değilim. Rehberlik TANRI’ya aittir.

19. Arapça Kelime Kökleri: “Ben Gördüm”den “Nefsim Bana Böyle Gösterdi”ye

Ayet

20:96 — Dedi ki: “Ben onların göremediklerini gördüm. Elçinin durduğu yerden bir avuç (toz) aldım ve onu (altın buzağının içine karıştırmak için) kullandım. Zihnimin yapmam için ilham ettiği şey bu.”*

Ayetin Tefekkürü

20:96’nın Arapça yapısı bu tefekkürü daha da derinleştiriyor.

بَصُرْتُ — b-ṣ-r (ب ص ر): Görmek, fark etmek, idrak etmek alanını taşır. Samiriyeli’nin ilk iddiası “Ben gördüm”dür. Bu kök bize görmenin kendisinin yeterli olmadığını düşündürüyor; insan gördüğünü nasıl yorumladığından da sorumludur.

قَبَضْتُ / قَبْضَةً — q-b-ḍ (ق ب ض): Tutmak, kavramak, avuçlamak. Görüş eyleme dönüşüyor; Samiriyeli yalnız düşünmüyor, gördüğünü sandığı şeyden hareketle bir müdahalede bulunuyor.

أَثَر — ʾ-th-r (أ ث ر): İz, eser, geride kalan etki. İnsan bazen bir izin kendisine ne söylediğiyle, o izin gerçekten neyi kanıtladığını birbirine karıştırabilir.

رَسُول — r-s-l (ر س ل): Gönderilmek, elçi. Ayette elçiye ait bir izden söz edilirken Samiriyeli’nin bundan çıkardığı sonuç TANRI’nın açık bir buyruğu olarak sunulmaz.

نَبَذْتُ — n-b-dh (ن ب ذ): Atmak, fırlatmak, bir şeyi ortaya bırakmak. İç kanaat burada dış dünyada sonuç üreten bir eyleme dönüşür.

سَوَّلَتْ — s-w-l (س و ل): Bir şeyi cazip göstermek, nefse hoş ve yapılabilir göstermek alanına işaret eder. İnsanın zihni, istediği şeyi yalnız üretmekle kalmayabilir; ona makul bir gerekçe de hazırlayabilir.

نَفْس — n-f-s (ن ف س): Nefis, benlik, kişi. 20:96’nın sonundaki vurgu önemlidir: Samiriyeli kendi eylemini nefsinin/zihninin kendisine telkin ettiği şeyle açıklar.

Bu köklerin birlikte çizdiği hareket dikkat çekicidir: görmek → kavramak → bir iz üzerinden yorum üretmek → eyleme geçirmek → benliğin bunu cazip hale getirmesi. Bu yüzden mesele yalnız yanlış sonuç değildir; yanlış sonuca giden iç süreçtir.

Ayrıca 28:50’deki هَوَى — h-w-y (ه و ي) kişisel arzu ve eğilim alanını, 20:85’teki ضَلَّ — ḍ-l-l (ض ل ل) sapma/saptırma alanını, هُدًى — h-d-y (ه د ي) ise rehberlik alanını açar. Makalenin temel gerilimi de burada belirir: Benliğin eğilimi mi yön verecek, yoksa TANRI’nın rehberliği mi?

Diğer İddialar

Ayet

20:96 — Dedi ki: “Ben onların göremediklerini gördüm. Elçinin durduğu yerden bir avuç (toz) aldım ve onu (altın buzağının içine karıştırmak için) kullandım. Zihnimin yapmam için ilham ettiği şey bu.”*

Ayetin Tefekkürü

Samiriyeli’nin kimliği, 20:96’daki “elçinin durduğu yerden bir avuç (toz)” ifadesinin ayrıntılı mekanizması ve buzağının nasıl ses çıkardığı hakkında tarih boyunca farklı açıklamalar ileri sürülmüştür. Reşat Halife çevirisinin ilgili dipnotunda da Samiriyeli’nin TANRI’nın Musa ile konuştuğu yerden aldığı tozu erimiş altınla karıştırdığı ve bunun heykelin buzağı sesi çıkarmasına yol açtığı yönünde bir açıklama bulunmaktadır.

Bununla birlikte makalenin ana tefekkürünün dayanması gereken kesin zemin ayetlerin açık ifadeleridir: Samiriyeli halkı saptırmıştır (20:85); halk onun önerisini uygulamıştır (20:87); ortaya çıkan nesne cevap verme, zarar verme veya fayda sağlama gücüne sahip değildir (20:89); Harun bunun bir test olduğunu bildirmiştir (20:90); Samiriyeli ise davranışını kendi gördüğü şey ve zihninin kendisine ilham ettiği şey ile açıklamıştır (20:96).

Samiriyeli’nin tarihsel kimliğine veya olayın fiziksel mekanizmasına dair daha ayrıntılı görüşler, ayetlerin açık ahlaki mesajının önüne geçirilmemelidir. Bu yazı açısından asıl mesele, kişisel kanaatin nasıl toplumsal bir dini yönlendirmeye dönüşebildiğidir.

Sonuç

Ayet

28:50 — Eğer sana yanıt veremezlerse, o zaman bil ki onlar sadece kendi görüşlerini takip ediyorlar. TANRI’dan bir rehberlik olmadan kendi görüşlerini takip edenden daha fazla kim sapmıştır? TANRI böylesi kötü insanlara rehberlik etmez.

Ayetin Tefekkürü

“Samiriyeli miyiz?” sorusu başkasını suçlamak için sorulursa kolay bir sorudur. Fakat insan bu soruyu kendisine yönelttiğinde rahatsız edici hale gelir.

Ben kendi görüşümü TANRI’nın rehberliğinin önüne koyuyor muyum? “Ben farklı görüyorum” dediğimde bunun gerçekten bilgiye, vahye ve teyide dayanıp dayanmadığını araştırıyor muyum? Çevrem beni dinlediğinde onların bana bağlanmasından mı hoşlanıyorum, yoksa onları benden bağımsız biçimde TANRI’nın sözünü incelemeye mi teşvik ediyorum?

Samiriyeli kıssasında beni en çok düşündüren şey, tek bir kişinin güçlü bir önerisinin bir topluluğun dini yönünü değiştirebilmesidir. Fakat Kuran sorumluluğu yalnız o kişiye bırakmaz. Halk da görmeli, düşünmeli, Harun’un uyarısını dinlemeli ve yol gösteremeyen bir nesnenin önünde neden durduğunu sorgulamalıydı.

Bu nedenle sağlıklı dini hayat iki taraflı bir ahlak gerektiriyor. Konuşan kişi kendi görüşünü TANRI’nın sözü gibi sunmamalı; dinleyen kişi de hiçbir insanı düşünme sorumluluğunun yerine koymamalı.

28:50’nin ölçüsü son derece açıktır: TANRI’dan rehberlik olmadan kendi görüşünün peşine düşmek sapmaya götürebilir. 28:56 ise beni daha da alçaltır: Sevdiğim insanlara bile ben rehberlik edemem. Rehberlik TANRI’ya aittir. 16:125 bana kalan görevi tarif eder: bilgelikle, güzel bir aydınlatmayla ve en iyi biçimde davet etmek.

O halde benim görevim insanların yönünü ele geçirmek değildir. Görevim, bildiğim kadarıyla doğruyu dürüstçe söylemek; bilmediğim yerde “bilmiyorum” diyebilmek; söylediğimi vahiy karşısında sınamak; hata ettiğimde geri dönmek; beni dinleyenleri kendime değil TANRI’ya yöneltmek ve hiçbir zaman kendi zihnimin ürettiği şeyi TANRI’nın hükmü seviyesine çıkarmamaktır.

Belki Samiriyeli olmamanın yolu burada başlıyor: “Ben gördüm” demeden önce “TANRI ne gösteriyor?” diye sormak; “Beni izleyin” demeden önce “Gelin ayete bakalım” diyebilmek.

Not

2:32 — Onlar, “Sana yücelik olsun. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Sen Her Şeyi Bilensin, En Bilgesin.” dediler.

En doğrusunu TANRI bilir.

Kaynak: kuranteyit.com

#Kuran#Samiriyeli#20:96#20:85#Rehberlik#Ego#Teyit#Adalet#Tevhid#Dini Otorite#Kuranteyit

Keşfet

Bu makalenin kopyalanmasına izin verilmemektedir. İçerik kullanımı için Berk KÖKSAL ile iletişime geçebilirsiniz.